Kişilerin Devletten Olan Tazminat Alacaklarına Uygulanması Gereken Faiz Oranları, (İYUK) Değişikliği ve AYM’nin İhlal/İptal Kararları Kapsamında Nasıl Olmalı?

Devlet Borcuna Düşük, Alacağına Yüksek Faiz Uygulanıyor:

Geniş anlamda devlet 1953 tarihli, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun'a göre alacaklarını tahsil etmektedir. Alacakları için uygulayacağı gecikme faizini de Hazine ve Maliye Bakanlığı eliyle doğrudan kendisi belirliyor. Tecil faizi olarak adlandırılan bu faiz oranını sıkça güncelleyerek uyguluyor. Açıkladığı güncel tecil faizi, 13.11.2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “Tahsilat Genel Tebliği” ile yıllık %39 olarak belirlenmiş olup bu yazının yazıldığı Mart 2026 tarihi itibarıyla de halen bu oran geçerlidir. Bu tarihten önce %48 olan tecil faizi, 2001 yılında %72 oranına kadar yükseltilmiştir.

Buna karşın kişilerin devletten olan alacaklarında genel olarak uyguladığı faiz ise 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun ile tanımlanan “kanuni faiz”dir. Yasal faiz ifadesinin karşılığı gibi de algılanan bu faiz oranı ise 1 Haziran 2024 tarihinden itibaren ve halen yıllık %24 oranındadır. 2019-2024 arasında ise değişen enflasyon ve tecil faizi oranına rağmen sadece %9 olarak sabit tutuldu ve uygulandı. Bazı yasal düzenlemeler ve içtihatlarla bu eşitsiz uygulama kısmen değişmeye başlasa da henüz ağırlık, kanuni faiz oranını uygulama yönündedir. Devlet, tazminat borçları başta olmak üzere yurttaşlarına olan borçlarını çoğu zaman geciktirmekte ve reel olarak çok düşük olan kanuni faiz ile hesaplayarak ödemekte ısrar ediyor. Bu konuda çok sayıda Anayasa Mahkemesi (AYM) kararı ve hatta pilot karar ile yeterli açıklık getirilmesine rağmen çeşitli borç kalemlerinde bu tutumu sürmektedir.

Aynı nitelikteki borcu için gerçekçi bir faiz ödemek istemeyen devlet, alacağı için reel faize yakın yüksek bir oran olan tecil faizini işleterek lehine eşitsizlik yaratıyor. Borçlu devlet/kamu kurumu olduğunda, yasal engel nedeniyle çoğu kez haciz bile uygulayamadığı için yaptırım gücü de kalmayan kişiler, alacağını çok uzun süre sonra alabildiğinde mevcut enflasyonist ortamda büyük gelir kayıplarına uğruyorlar.

AYM İhlal ve İptal Kararları ve yasal Değişikliklerin İstikameti:

Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının yarattığı zorlayıcı etki ile son yıllarda bazı yasal düzenlemelerin yanı sıra yerel yargı kararları da görmekteyiz. Bu konuda avukat meslektaşlarımızın dosyaları bağlamında ısrarlı ve etkin takip ve talepleri ile içtihatlarda mesafe kaydedilebilecektir.

02.07.2012 tarihli, 6352 sayılı Kanun’un 58. maddesi ile değişen İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 28/6. maddesi “ödeme yapılmaması halinde” belli şartların gerçekleşmesini takiben de olsa 6183 sayılı Kanun’un 48. maddesindeki tecil faizinin uygulanacağı hükmünün getirilmesine rağmen uygulamada durum tam olarak düzeltilemedi. Bu değişiklikten önce maddede “kanuni gecikme faizi” tabiri vardı ve bu dahi haklı olarak farklı şekillerde anlaşılıyordu. Nitekim birden çok kanunda yer alan çeşitli faiz oranlarının hepsi de kaynak itibari ile genel anlamda kanunidir ve “yasal faiz” dendiğinde akla gelmesi gerekenlerden biri de kuşkusuz ki tecil faizidir. 1 Kanun değişikliğinin gerekçesinde yer alan “Bu değişikliklerin yürürlüğe girmesiyle birlikte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ihlal kararı verdiği bazı sorunların giderilmesi sağlanacaktır” ifadesinin yasanın doğumuna etken olduğunu söylemek yanlış olmaz. Madde gerekçesine baktığımızda ise ne yazık ki ana amacın var olan eşitsizliği gidermek olmadığını; devletin borçları nedeniyle icraya konulmasını önleyerek ve icra vekalet ücretlerinden de kaçınarak daha az para ödemesini sağlamak olduğu anlaşılıyor.2 Bu şekilde icra bakımından oldukça sınırlayıcı ön şartlar getirse de bu yeni özel hükmün faiz oranı bakımından uygulanması bile aksamıştır. Faiz talepleri çok sayıda icra şikayetine konu edilirken aleyhe yargı kararları da çıkmış olsa bile kanun geçerliliğini korumakta olup uygulamaya da geçmeye başlamıştır/uygulanmalıdır. Uygulamadaki ayak sürümenin de yukarıda kanunun gerekçesinden özetlediğim anlayışın, kişilerin sorununu çözmeye odaklı değil, görüntüyü kurtarmak ve devleti mali olarak avantajlı kılmak hedefli olmasından kaynaklandığı görülmektedir.

Bu yazıda İYUK 28/6. madde değişikliği ile getirilen tecil faizi hakkının anlamı, kapsamı ve uygulama yerleri Anayasa Mahkemesi kararları ile birlikte değerlendirilecektir. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 tarihinde 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinde yer alan ve sözleşme dışı borçlara (idarenin tazminat borçları, haksız fiiller vb.) uygulanan kanuni faiz fıkrasını iptal etmesinden sonra netleşen hukuki durum ile bağı ve doğurduğu imkanlar üzerine görüş ve uygulama oluşturma umudumuza okurun dikkatini çekmem doğru olur.

Bu iptal kararının doğurduğu hakikati değerlendirmeden önce, bu iptal kararı olmasaydı dahi tecil faizinin uygulanması gerektiğine dair birkaç değerlendirme yapmak isterim.

2577 sayılı İYUK 28. maddesinin 2. fıkrası: "Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur." şeklindedir.

28.maddenin 6. fıkrası ise değişen hali ile özetle: “…tazminat ve vergi davalarında idarece, mahkeme kararının tebliğ tarihi ile ödeme tarihi arasındaki süreye 6183 Sayılı Kanun’un 48 inci maddesine göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faiz ödenir. (…)” şeklindedir.

Kanun değişikliğinin (6352 S.K.) madde gerekçesinde yer alan “Tazminat ve vergi davalarında, verilen kararların tebliğinden itibaren kararın gereğinin yerine getirilmesindeki gecikme sebebiyle ödenecek faiz oranı, kanuni gecikme faiz oranından 6183 sayılı Kanun'un 51 inci maddesine göre belirlenecek gecikme zammı oranına yükseltilmektedir” ifadesiyle kapsam ve amaca da işaret edilmiştir. İçerik ve gerekçe birlikte ele alındığında değişikliğin, idarenin borçlusu olduğu tazminat davalarının hepsi bakımından “yasal faiz” kavramını karşılayan bir seçenek olarak tecil faiz oranını benimsenebileceğini kabul etmek gerekir.

Başvurumuz üzerine verilen ve tahsilat aşaması da buna göre tamamlanan bir dosyamızı buna olumlu örnek olarak ekte paylaşıyorum. Kararda ve istinaf ilamında işletilen tecil faizine itiraz eden bakanlığın bu itirazı yukarıdaki gerekçelerle reddedilmiş, tecil faizinin uygulanmasının gerektiği vurgulanmıştır. Bu aşamadan sonra ödeme de buna göre yapılmıştır. Bu açıdan düşünüldüğünde idari yargı kararları açısından devletin itirazlarına rağmen engel aşılmak üzeredir diyebiliriz. (İstanbul BAM 20.Hukuk Dairesi İlami)

Bu dosyamızda olduğu gibi uzun yıllardır mahkeme kararlarında kullanılan soyut “yasal faiz” tanımlaması, 3095 sayılı Kanun’daki “kanuni faiz” olarak yorumlanarak değişimi de uygulamayan bir tutum gelişmişti. Ancak devletin daha az para ödemesini temel amaç sayan bir refleksten doğan bu hatalı yorum değişmeye başlamış olup aksine kararlar da çıkmaktadır. Örneğin paylaştığımız kararda olduğu üzere: “Takip konusu mahkeme ilamında hükmolunan maddi tazminat, manevi tazminat alacaklarının yasal faizi ile birlikte davalı idareden alınarak davacıya verilmesine karar verildiği halde, İYUK'un 02/07/2012 tarihli ve 6352 sayılı Yasa'nın 58. maddesi ile değişik 28/6. maddesine göre, alacaklının daha özel nitelikteki bu madde hükmü gereğince hükmolunan alacaklarının ödenmemesi halinde, idareye başvuru tarihinden itibaren 6183 sayılı AATUK'un 48. maddesi gereğince tecil faizi oranından hesaplanacak faizi ile talep etme hakkının bulunduğuna kanaat getirilmiştir” şeklindeki karar, geçerli ve doğru hukuki durumu özetlemiştir.

İdari yargı dışında özellikle Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) düzenlenmiş özgün bir tazminat davası türü olarak “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” yolu, tahsil kuralları bakımından neredeyse İYUK 28. maddenin 1 ve 2. fıkrasıyla kopya düzeyinde paralel hükümlere dayanmaktadır. 5271 sayılı CMK’nın 141-143. maddelerinde düzenlenen tazminat isteminin koşullarını düzenleyen 142. maddeye 2018 yılında eklenen 10. fıkra: “Tazminata ilişkin mahkeme kararları, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması halinde, karar genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur” şeklindedir. Görüldüğü üzere her iki kanun maddesi de idari başvuru sonrasındaki icra aşamasını aynı cümle ile “genel hükümler” olarak tanımlamaktadır. Tarafları da niteliği de başvuru usulü ve sonrası da aynı olan iki halin aynı “genel hükümlere” tabi olması da hukuken kaçınılmazdır.

İcraya koyma ve ödeme bakımından aslında devlet lehine ayrıcalık taşıyan bu özel düzenlemeler, zorunlu idari başvuru aşamasından sonra artık genel ve idari bir ilişki/nitelik kazanmaktadır. Kişiler arası hukuk ve hatta devletin alacaklı olduğu haller bakımından doğrudan icraya koyma hakkı varken devlete karşı bunu engelleyen kural ile konu artık bir idare ilişkisine de dönüşmektedir. Bu aşamadan sonra tartışma; devletin ona tanınan bu ayrıcalıklara rağmen dahi zamanında ödemeyi yapmadığında işletilecek yasal faizin hangi faiz türü olduğu noktasında düğümlenmektedir. Bu aşamadan sonra alacağın kaynağı olan mahkeme kararının idari ya da adli yargı kararı olması bakımından bir fark ya da ayrım yapılamayacağına kuşku yoktur. Bu nedenle yeni çıkan yasa olması nedeni ile öncelikli de olan İYUK 28. maddedeki tecil faizi her tür tazminat davalarında uygulanmalıdır. Nitekim mağduriyetin kaynağı ceza yargılama hukuku işlemleri olduğu için CMK ile düzenlenip Ağır Ceza Mahkemelerince sonuçlandırılmasına rağmen “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” türünün de “tazminat hukukunun genel ilkelerine” tabi olduğu yerleşik yargı kararlarıyla tartışmasız kabul görmüştür. İçeriği ve ilkeleri tazminat hukukuna bağlı olan kararın, sadece ceza mahkemesi verdi diye idari tazminattan daha aleyhe bir yolla ve faiz dezavantajı ile tahsilini istemek, beklemek hukuki olmayacağı gibi iyi niyetten de uzaktır; ayrımcılıktır. Bu nedenlerle başka bir nedene ve kanuna ihtiyaç olmadan da bu dosyalar bakımından da tecil faizinin uygulanması gerekir. İdare Mahkemeleri tarafından aynı türde tazminat verildiğinde başka, ceza ya da hukuk mahkemeleri tarafından verildiğinde başka bir oranda faiz işletilmesinin “gecikme faizi” kavramının özüne ve koruduğu hukuki yarara da aykırı olduğuna şüphe yoktur. Sadece borçlusu devlet olduğu için böyle bir eşitsizliğe hukuki görüntü ve meşruiyet de tanınamaz.

AYM 2015 yılından bu yana devletten olan birçok alacak türü bakımından 3095 sayılı Kanun’da tanımlı “kanuni faiz” oranını ve uygulanmasını mülkiyet hakkının ihlali olarak kabul etmektedir. Bu kanunun realiteden uzak ve hukuki gerekleri karşılamayan bir düzenleme olduğu artık tartışma götürmez bir gerçektir. AYM faiz konusundaki kararlarında faizin niteliği ve amacı bakımından oldukça açıklayıcı değerlendirmeler ve yön belirlemeleri yapmış; özünde 3095 sayılı Yasa’daki “kanuni faiz” kavramının sözleşme dışı alacaklar bakımından tümüyle anayasal hak ihlalleri doğurduğunu göstermiştir. Kararlarının uygulanmasını sağlamak için “Pilot Karar” usulünü de işletmiş olmasına rağmen uygulamada bir düzeltme yapılmadığının anlaşıldığı yakın dönemde de “son çare olarak” bu fıkrayı sözleşme dışı konular için tamamen iptal etmiştir demek yanlış olmayacaktır.

Alacak hakkı mülkiyet hakkı kapsamında kişilerin temel haklarındandır. Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumunda aradan geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınmayla mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da yoktur. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/02/2011).

Anayasa Mahkemesi kamulaştırma bedeline işletilecek faizi 3095 Sayılı Kanun’daki “kanuni faiz” olarak saptayan “Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinin 9. fıkrasını”, özellikle yüksek enflasyonist dönemlerde oluşan değer kayıplarını gidermesinin mümkün olmayacağı gerekçeleriyle Anayasa’ya aykırı olduğu için iptaline karar verilmiştir (AYM, E.2022/83, K.2023/69, 05/04/2023).

Anayasa Mahkemesi, kamu kurumlarından olan çeşitli para alacaklarının enflasyon karşısında değer kaybına uğratılmasına ilişkin şikâyetleri bireysel başvuru kapsamında inceleyerek alacakların enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılmasının başvuruculara şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlali kararları vermiştir (Bir sosyal güvenlik ödemesi yönünden bkz. Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/07/2017; ihale alacağı yönünden bkz. ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti.; vergi iadesi alacağı yönünden bkz. Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş. [2. B.], B. No: 2013/28, 25/02/2015; deprem nedeniyle tazminat yönünden bkz. Abdulhalim Bozboğa [1. B.], B. No: 2013/6880, 23/03/2016; Yıldız Korkut [2. B.], B. No: 2016/8532, 09/05/2019; açığa alınan memurun maaş farklarının iadesi yönünden bkz. Vildan Utku Atalay [1. B.], B. No: 2015/4812, 07/02/2019).

AYM Pilot Karar Uygulaması Çözüm Olacak Mı?

Bütün bu ihlal ve iptal kararlarına rağmen uygulamada gerekli değişim yaşanmamış, AYM ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasını temin etmesini sağlamak üzere İçtüzük'ün 75. maddesine göre 29.09.2025 tarihinde pilot karar usulünü işletmek durumunda kalmıştır. Pilot karar yolu; ihlalin yapısal bir sorundan kaynaklandığının tespit edilmesi, bu sorunun başka ihlallere ve başvurulara sebebiyet verebileceğinin öngörülmesi hâlinde sadece somut olay bakımından değil genel bir uygulama değişikliği sağlamak üzere alınan yön verici kararlardır. İşte bu yapısal sorunun odağında 3095 Sayılı Kanun’daki “kanuni faiz” düzenlemesi yer almaktadır. Kararda faizin anlam ve etkisi ile sonuçları üzerine ve 3095 sayılı Kanun'daki faiz bakımından yeterli açıklık sağlamakta ve yön gösterilmektedir. Bu karardan sonra beklenen; hızla uygulama değişikliklerinin ve düzenlemelerin yapılması olsa da AYM’nin kararlarına uymamayı neredeyse terfi sebebi gibi işleten aynı yargı mekanizmasının atacağı adımları ve zamanını kestirmek çok zordur. (Pilot karar için bkz. AYM Genel Kurulu’nun 29.09.2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 08.07.2025 tarihli, 2024/41763 nolu Caner Şafak Başvurusu)

"Kanun koyucunun geç ödenen alacakların enflasyon etkisiyle uğradığı değer kaybının telafisi ve tazmini için 3095 sayılı Kanun ile bir hukuk yolu oluşturduğu, bu Kanun'da kanuni ve temerrüt faizine ilişkin düzenlemelere yer verdiği görülmektedir. (…) 3095 sayılı Kanun'un 1. maddesine göre kanuni faiz yüzde yirmi dördü aşamaz. Dolayısıyla anılan düzenlemeler ile farklı hukuki konular için bir kısım oranların tespit edildiği anlaşılmakla birlikte bu düzenlemelerin enflasyon oranları ile bağlantısının kurulmadığı görülmüştür. Bir başka deyişle enflasyon karşısında alacakların değer kaybının önlenmesi maksadıyla düzenlenen 3095 sayılı Kanun'da yer verilen faize ilişkin hükümlerin teorik düzeyde dahi değer kaybının önlenmesine ilişkin başarı şansı sunma kapasitesinin bulunmadığı anlaşılmıştır." (2024/41763 nolu Caner Şafak Başvurusu §59)

Bu pilot karardan sonra tazminat alacakları bakımından 3095 sayılı Kanun'daki faiz oranının uygulanmasının hukuki koşulu tamamen ortadan kalkmıştır. İdareden beklenen; hızla yasal değişiklikleri yapmak, o aşamaya kadar da mağduriyeti kısmen de olsa önlemek üzere geçerli olan tecil faizi oranlarını uygulamak olmalıdır.

“Kanuni Faiz” İptal Edildiğine Göre :

Son olarak AYM, 3095 sayılı Kanun’daki “kanuni faiz” düzenlemesini sözleşme dışı borçlar bakımından iptal etmiştir. Böylece artık hukuken tamamen sistem dışı kalmıştır, uygulanamaz. Giderek daha çok “mahkemenin” AYM’nin bireysel başvuru kararlarına uymadığını gördüğümüz halde bu tutumun norm denetimi kararlarına da sırayet etmeyeceğini söylemek fazla safça olacaktır. Ama bu karar ile artık sözleşme dışı borçlar bakımından bilinen şekli ile uygulanabilir bir “kanuni faiz” normunun hukuken kalmadığını söylemek ve istemek doğru ve hakça olandır.

AYM’nin 22.07.2025 tarihli iptal kararı (E.2024/24, K.2025/164) ile 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinde yer alan ve sözleşme dışı borçlara (idarenin tazminat borçları, haksız fiiller vb.) uygulanan kanuni faiz oranını önceki kararlarındaki temel gerekçeler ile iptal etmiştir. AYM iptal kararının 9 ay sonra yürürlüğe girmesini kararlaştırmış olduğu için 1 Eylül 2026 tarihine kadar (ya da yeni bir düzenleme yapılana kadar) şeklen varlığını sürdürecektir. Tüm özetlenen kararları ve gerekçeleri dikkate aldığımızda ise uygulanmasına devam edilmesi hukuken mümkün değildir. Aksi tutum sadece kişilerin zaman ve gelir kaybetmesine sebep olacak ve ihlal ile sonuçlanması kesin olan bireysel başvuruların yolunu açacaktır. Bu konuda yeni bir faiz düzenlemesi yapılması beklenmektedir. Öyleyse bu ara dönemde yasal faizin diğer bir türü olarak devletin kendi alacakları için uyguladığı tecil faizini uygulaması da en makul ve hukuki çözümdür. Mahkemeler kuru kanun metinlerini değil hukuku uygulamakla mükellef olduğuna göre, sadece şeklen birkaç ay varlık süresi kalmış diye zaten adil ve hukuki olmadığı anayasal yargıda tescillenmiş olan bir “kanunu” uygulamayı adalet olarak sunamayız.

Konu basit bir ihlal değil, kamu düzenini zedeleyen bir uygulamanın durdurulmasıdır. Anayasa Mahkemesinin gerek norm denetimi kapsamında gerekse bireysel başvuru kapsamında verdiği çeşitli kararlarında da alacakların mülkiyet hakkı kapsamında olduğu; geç ödenmesi hâlinde enflasyon oranları altında olmayan bir faiz ödenmesinin bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı belirtilmiştir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998; E.2022/83, K.2023/69, 05/04/2023, § 21; Mehmet Akdoğan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/87, 19/12/2013, § 52; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş. [2. B.], B. No: 2013/28, 25/02/2015, § 46; Abdulhalim Bozboğa [1. B.], B. No: 2013/6880, 23/03/2016, § 58; Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/07/2017, § 29).

Dipnotlar

Footnotes

  1. Düzenleme ile 28. maddenin faize ilişkin olan (6) numaralı fıkrası da değiştirilmiştir. Fıkranın eski hâlinde tazminat ve vergi davalarında kararın idareye tebliğinden itibaren gecikmesi sebebiyle idarece kanuni gecikme faizi ödeneceği belirtiliyordu. Bu düzenlemede geçen “kanuni gecikme faizi” ifadesinden ne anlaşılması ve ne zamandan itibaren hesaplanması gerektiği hususunda farklı uygulamalar olmuştur. Uygulayıcılardan bir kısmı kanuni faizden, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1. maddesinde geçen faizi anlarken; bir kısmı da 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 51. maddesinde geçen kamu alacakları için öngörülen gecikme zammını ya da 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 112. maddesindeki gecikme faizini anlamıştır. 6352 Sayı ve 02.07.2012 Tarihli Kanun ile İdari Yargılama Usul Kanunu’nda Yapılan Yeniliklere Dair Bir İnceleme Yrd. Doç. Dr. Bahadır APAYDIN İstanbul Üniversitesi Yayınları İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Yıl 2012, Cilt: 15 Sayı: 2

  2. Fıkra (2)’deki değişikliğin sebebi madde gerekçesinde “Mevcut uygulamada, mahkemeler tarafından hüküm altına alınan alacakların, hemen ilamlı icra takibi yapılmak suretiyle tahsili yoluna gidildiğinden, hem icra dairelerinin iş yükü gereksiz şekilde artmakta hem de idareler tekraren icra gideri ödeme külfetiyle karşı karşıya kalmaktadır. Getirilen düzenlemeyle vatandaşların icraya başvurmak zorunda kalmaksızın alacaklarını tahsil edebilmesi, bu suretle icra dairelerinin iş yükünün azalması ve idarelerin icra gideri ödemesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Diğer taraftan, davacı veya vekiline ödeme yapılması için banka hesap numarasını gecikmeksizin bildirmelerini sağlamak amacıyla kararın kendilerine tebliğ edildiği tarih ile banka hesap numarasını idareye bildirdikleri tarih arasında geçen süreye faiz işletilmemesi hüküm altına alınmaktadır” şeklinde açıklanmıştır.